Tam olarak ne zaman başladığını bilmiyorum, ama nasıl göründüğünü biliyorum. Sosyal medyaya giriyorsun, haber sitelerini açıyorsun, bir kafede oturuyorsun ya da arkadaşlarınla konuşmaya başlıyorsun ve herkesin zaten her şeyi bildiğini fark ediyorsun. Herkesin bir fikri var. Herkes emin. Herkes hızlı, kararlı, duraksamadan konuşuyor. Sanki bilmemek bir utanç, şüphe ise bir zayıflık haline gelmiş gibi.
Bu gürültünün içinde en zor olan şey, bir şeyi tam olarak anlamadığını kabul etmek. Ya da daha kötüsü, anladığını ama basit bir cevabın olmadığını kabul etmek. Çünkü bugün basit cevaplar bir para birimi gibi. Kimde varsa, dikkat çekiyor. Kimde yoksa, kararsız, zayıf ya da şüpheli görünüyor.
Benim de o ritme kapıldığım anlar oldu. Düşünmeye fırsat bulamadan konuştum. Yarım okuduğum yazıları paylaştım, sadece zaten düşündüklerime uyduğu için. Manipüle etmek istediğimden değil, konuşmanın bir parçası olmak istediğimden. Sürekli konuşulan bir dünyada sessizlik, oyunun dışında kalmak gibi görünüyor.
Ama ne kadar çok dinlediysem, aslında birbirimizi değil, kendi pozisyonlarımızı dinlediğimiz o kadar netleşti. Konuşmalar paralel monologlara dönüştü. Kimse cevap almak için soru sormuyor. Sorular, bir duruşu doğrulamak için soruluyor. Cevaplar ise sadece bir sonraki tepkinin bahanesi oluyor.
Bahsettiğim gürültü sadece ses yüksekliği değil. Ağırlığı olmayan kelimelerin fazlalığı. Bağıran başlıklar, hiçbir şeyi açıklamayan analizler, başladığı yerde biten tartışmalar. Her şey hızlı ilerliyor ama hiçbir şey gerçekten ilerlemiyor. Ve bu hızda anlam ilk kaybolan şey oluyor.
En tuhafı da buna alışmış olmamız. Bunu normal bir durum olarak görmeye başladık. Çatışma yoksa ilgi yok. Skandal yoksa dikkat yok. Açık bir suçlu yoksa konuşma bitiyor. Sanki sessizlik bir tehdit, karmaşıklık ise karşılayamayacağımız bir lüks olmuş gibi.
Bir noktada fark ettim ki beni yoran konular değil, tondu. Her şeyin konuşulma biçimi. Her şey acil. Her şey tarihsel. Her şey ya nihai bir zafer ya da tam bir çöküş. Böyle bir dilde hatalara yer yok, ama öğrenmeye de yok. Sürece yer yok, sadece yargılara var.
En çok endişe veren şey insanların anlaşamaması değil. Anlaşmazlık sağlıklıdır. Endişe veren, artık anlamaya çalışmamamız. Sanki daha yüksek sesle bağırmanın haklı olmak için yeterli olduğunu kabul etmişiz gibi. Ve herkes bağırdığında, aslında kimse duyulmuyor.
Bu gürültünün içinde, gerçeğin saklanmasına bile gerek yok. Kaybolması yeterli. Parçalanması, uzatılması, yorumlar, tepkiler ve hızlı sonuçların içinde boğulması yeterli. Ve o noktada önemli olan neyin doğru olduğu değil, neyin daha yüksek sesle söylendiği, daha provokatif olduğu, zaten düşündüklerimize daha yakın olduğu oluyor.
Bu bölüm sessizliği bir kaçış olarak aramıyor. Sessizliği bir alan olarak arıyor. Bir duruş almadan önce durabileceğin bir alan. Kendine her şeyi hemen bilmek zorunda olmadığını söyleyebileceğin bir alan. Sürekli hızlanan bir dünyada yavaş olma hakkın olduğunu hatırlayabileceğin bir alan.
Çünkü gürültüyü anlamın yerine koyduğumuz sürece, basit cevaplar vaat eden her hikâye için kolay bir hedef olacağız. Ve bu kitap tam da burada başlıyor. Kimin haklı olduğu sorusuyla değil, nasıl dinlemeyi bıraktığımız sorusuyla.

Yorumlar