Gürültünün ardından sessizlik gelmez. Gelen şey yorgunluktur. O donuk, ağır yorgunluk. Haberler kapatılsa da geçmeyen, telefon masaya bırakılsa da geçmeyen, insan kendine “bugünlük yeter” dese de geçmeyen bir yorgunluk. Bu fiziksel bir yorgunluk değil. Bu, sürekli maruz kalma hissi. Sürekli tepki vermeye çağrılma hali. Sürekli bir tür hazır bekleyiş.
Uzun süre bunun kişisel bir mesele olduğunu düşündüm. Sadece bilgiyle fazla yüklendiğimi, bir molaya ihtiyacım olduğunu, fazla düşündüğümü. Ama zamanla aynı hissi çevremdeki insanların da paylaştığı netleşti, hatta siyasete ilgi duymadığını söyleyenlerin bile. Aslında çoğu zaman en yorgun görünenler tam da onlardı.
Yorgunluk, çok fazla şey olduğu için değil, çok fazla şeyin net bir sonuca ulaşmadan yaşandığı için ortaya çıktı. Skandallar birbirini takip ediyor, dosyalar açılıp kapanıyor, açıklamalar yalanlanıp tekrar doğrulanıyor ama nadiren bir şey gerçekten sona eriyor. Her şey açık kalıyor, yarım kalıyor, sanki sonsuz bir sürecin içinde donup kalmış gibi. Ve bir süre sonra insan sonuç beklemeyi bırakıyor.
İşte o noktada yorgunluk bir siyasi gerçekliğe dönüşüyor. Bireysel bir zayıflık değil, toplumsal bir durum. Yorgun insan değişim aramaz, nefes arar. Adalet aramaz, normallik arar. Ve en önemlisi, sadece gerginliğin sona ermesi için kendi ölçütlerini düşürmeye razı olur.
Bir konuşmayı hatırlıyorum. Biri bana şöyle demişti: “Bunun doğru olmadığını biliyorum ama artık yapamıyorum.” Bu cümle aklıma herhangi bir slogandan daha çok kazındı. İçinde ne sinizm var, ne ideoloji, ne de bir gerekçe. Sadece bir tükenmişlik itirafı. Ve o tükenmişliğin içinde çok büyük bir siyasi potansiyel var, ki bu potansiyel çoğu zaman kötüye kullanılıyor.
Çünkü yorgunluk isyan üretmez. Yorgunluk uyum üretir. İnsanlar daha küçük kötüyü, ona inandıkları için değil, daha büyük olanla mücadele edecek güçleri kalmadığı için seçmeye başlar. Susmaya başlarlar; katıldıkları için değil, aynı cümleleri tekrar etmenin hiçbir şeyi değiştirmediğini düşündükleri için.
O noktada siyaset inançlarla değil, dayanma sınırlarıyla ilgilenmeye başlar. İnsanlar daha ne kadar dayanabilir. Ne kadar daha gerilebilirler kırılmadan önce. Ve bu durum bir sorun olarak görülmek yerine çoğu zaman bir avantaj olarak görülür. İstikrar, güven üzerine değil, tükenmişlik üzerine inşa edilir.
Muhalefet çoğu zaman bu yorgunluğu yanlış okur, onu ilgisizlik, tembellik ya da korkaklık olarak görür. İktidar ise bunu sık sık “alternatif yok” iddiasının kanıtı olarak kullanır; insanların değişimden, deneylerden, istikrarsızlıktan yorulduğunu söyler. Her iki durumda da yorgunluk anlaşılmaz, araçsallaştırılır.
En tehlikeli an, insanların kendi yorgunluklarından utanmaya başladıkları andır. Sürekli aktif olamadıkları için kendilerini kötü vatandaşlar gibi hissettikleri an. Sanki sorun onlardaymış gibi, sürekli mobilize olmalarını isteyen ama hiçbir sonuç üretmeyen sistemde değil.
Ve burada ilk bölümdeki döngü kapanır. Gürültü yorgunluk üretir. Yorgunluk geri çekilmeyi üretir. Geri çekilme daha fazla gürültü için alan açar. Ve her şey tekrar eder, sadece daha düşük beklentiler ve daha zayıf standartlarla.
Ama yorgunluk hikâyenin sonu değildir. O bir sinyaldir. Bir şeylerin doğru çalışmadığını gösteren bir sinyal. Enerjinin yanlış yere harcandığını gösteren bir sinyal. İnsanlardan anlamlı bir şekilde katılmaları yerine sürekli tepki vermelerinin beklendiğini gösteren bir sinyal.
Bu kitap okuyucudan yeniden mücadeleci bir ruh hâline dönmesini istemez. İyimserlik de talep etmez. Sadece yorgunluğun kişisel bir başarısızlık değil, siyasi bir gerçeklik olarak tanınmasını ister. Çünkü ancak kendimizi tükenmiş olduğumuz için suçlamayı bıraktığımızda, bizi bu hâle getiren sistem hakkında ciddi sorular sormaya başlayabiliriz.
Bu yorgunluktan çıkış gürültüyle olmaz. Ritim, ölçütler ve beklentiler değiştiğinde olur. Ve bunu anlayabilmek için, önce her şeyi bir arada tutan aracı anlamamız gerekir. Yarı hakikat.

Yorumlar