Korelasyon ve nedensellik, mantık alanında birbiriyle bağlantılı olan ancak açık biçimde birbirinden ayrılması gereken iki kavramdır. Korelasyon, iki olgu arasında belirli bir bağlantının bulunmasını ifade ederken, nedensellik bu iki olgu arasında neden-sonuç ilişkisinin bulunduğunu varsayar. Başka bir deyişle, iki olgunun birlikte ortaya çıkması ya da birinin diğerinden sonra gerçekleşmesi, tek başına, birinin diğerinin nedeni olduğuna dair yeterli bir kanıt değildir.

Gündelik akıl yürütmede en sık karşılaşılan mantık hatalarından biri tam da bu yanlış varsayıma dayanır. Bu hatanın sonuçları, gündelik hayatın önemsiz durumları söz konusu olduğunda çoğu zaman çok büyük değildir. Ancak bu tür bir akıl yürütme biçimi daha geniş bir insan grubunun ya da bütün bir topluluğun düşünme biçiminin parçası hâline geldiğinde, yani kolektif bilince derin biçimde yerleştiğinde sorun çok daha ciddi bir boyut kazanır. Bu noktada bireysel bir mantık hatası yalnızca yanlış bir çıkarım olmaktan çıkar ve stereotiplerin, toplumsal tutumların ve değer yargılarının oluşmasına temel oluşturabilir.

Mantıkta bu hata en sık iki temel biçimde ortaya çıkar:

  1. Post hoc ergo propter hoc (“Bundan sonra, öyleyse bundan dolayı”) – A olayının B olayına yalnızca A, B’den önce gerçekleştiği için neden olduğunun varsayıldığı mantık hatasıdır.
  2. Cum hoc ergo propter hoc (“Bununla birlikte, öyleyse bundan dolayı”) – iki olgu aynı anda gerçekleştiği ya da birbiriyle bağlantılı olduğu için birinin diğerinin nedeni olduğunun varsayıldığı mantık hatasıdır.

Bu mantık hatalarının örnekleri neredeyse her yerde bulunabilir, ancak bunlardan biri Sırbistan’daki toplum ve zihniyet bağlamında özellikle ilgi çekicidir: yoksulluğun kendi başına iyi bir karakter ürettiği ya da iyi karakteri ima ettiği inancı. Bu, yalnızca Sırbistan’da değil, daha geniş Balkan kültürel alanında da bulunan, köklü bir stereotip ve aynı zamanda bir tür geleneksel normdur. Yoksulluk çoğu zaman yalnızca ekonomik bir durum olarak görülmez; ona belirli ahlaki özellikler de atfedilir. Başka bir deyişle, yoksulluk ahlakileştirilir. Yoksul insan geleneksel olarak daha mütevazı, daha dürüst ve daha onurlu biri olarak sunulurken, zenginlik çoğu zaman kibir, açgözlülük ve ahlaki yozlaşmayla ilişkilendirilir.

Bu düşünce biçiminin tarihsel ve kültürel kökleri vardır. Epik ve halk geleneğinde zengin kişi çoğu zaman kibirli ve adaletsiz olarak tasvir edilirken, yoksul insan “onurlu ve dürüst” biri olarak idealize edilir. Hristiyan ve özellikle Ortodoks kültürel mirası da tevazu, feragat ve maddi yoksulluğun ahlaki değerler olduğu yönündeki bazı tasavvurları daha da güçlendirmiştir. Benzer bir örüntü, yoksulluğu onur, dürüstlük ve insanın ahlaki değeriyle ilişkilendiren çok sayıda halk sözü ve atasözünde de görülebilir. Sorun, bu tür bir kültürel bağlantıdan nedensel bir sonuç çıkarıldığında ortaya çıkar: yoksulluğun iyi karakter ürettiği, yani insanın yoksul olduğu için ahlaken daha iyi olduğu sonucuna varıldığında. Belirli yaşam koşulları ile belirli değer örüntüleri arasında korelasyon bulunsa bile, bu durum neden-sonuç ilişkisinin kanıtı değildir. Yoksulluk insanın davranışlarını ve yaşam tercihlerini etkileyebilir; belirli toplumsal koşullar da onun değer sistemini etkileyebilir. Ancak bundan, yoksulluğun kendi başına dürüstlük, onur ya da ahlak yarattığı sonucu çıkmaz.

Korelasyonun nedensellikle karıştırıldığı tam da bu noktada, maddi statü ile karakter arasındaki ilişkiye dair en kalıcı yanılgılardan biri doğar. Bir insanın ahlaki değeri onun mal varlığı durumundan güvenilir biçimde çıkarılamaz; aynı şekilde karakteri de ne kadar şeye sahip olduğu ya da ne kadar az şeye sahip olduğu üzerinden otomatik olarak değerlendirilemez.

Bu durum özellikle kırsal bölgelerde yaygındır. Bu bölgeler, sık görülen yoksulluk ve mahrumiyet nedeniyle, fiilen ortalamanın üzerinde sayıda askerî kadro üretmiştir. Ordu ekonomik güvence duygusu ve en ağır yoksunluklardan uzak bir yaşam sunmuştur. Sırp stereotiplerinde asker ya da subay çoğu zaman köyden gelen, büyük yoksulluk ve mahrumiyet içinde büyümüş, fakat aynı zamanda yüksek ahlak ve onura sahip biri olarak tasvir edilir. Aynı zamanda maddi yoksunluk, keşişlerin ve Sırp Ortodoks Kilisesi ruhbanlarının bir bölümünün yaşamıyla ilişkilendirilir ve bu kesime de otomatik olarak ahlaki karakter ve onurlu davranış özellikleri atfedilir.

Tam da bu tür stereotipler temelinde, günümüzde yapılan anketlerin çoğu Ordu ile Kilisenin Sırbistan’daki en saygın kurumlar olarak görüldüğünü göstermektedir; çünkü bu kurumların temelinde mütevazı, ahlaki ve onurlu davranışların bulunduğu kabul edilmektedir. Buna karşılık siyasi iktidar ve sermaye sahipleri neredeyse her zaman olumsuz tutumlarla ilişkilendirilir; çünkü ahlaksız, kibirli ve onursuz olarak görülürler. Bu ikilik, yani gerçekliğin siyah-beyaz biçimde anlaşılması, en fazla onu üreten halka zarar verir. Çünkü zamanla Sırbistan’da toplumsal bir norma dönüşen bu açık mantık hatasının sonucu olarak halkı çeşitli istismar biçimlerine karşı savunmasız hâle getirir. Bir nüfus sürekli olarak yoksulluk ya da kötü mali koşullar içinde tutulduğunda daha kolay manipüle edilebilir ve daha kolay istismar edilebilir. Aynı zamanda bazı kişiler “yoksulluğu ahlakileştiren” bir halkın sırtından zenginleşebilir.

“SREĆNI LJUDI” VE YOKSULLUĞUN AHLAKİLEŞTİRİLMESİ

Yoksulluğun ahlakileştirilmesinin en canlı ve belki de en somut örneği, daha önce açıklanan Sırp toplumundaki stereotipi en açık biçimde gösteren “Srećni ljudi” televizyon dizisidir. Bu televizyon dizisi aynı zamanda korelasyonun nedenselliğe dönüştürüldüğü mantık hatasını da kendine özgü biçimde örnekler. Dizinin konusu, Sırbistan’ın Hırvatistan ve Bosna-Hersek topraklarındaki savaşlara verdiği destek ve katılım nedeniyle uluslararası yaptırımlar altında bulunduğu 1990’lı yıllarda geçmektedir. Bu ülkelerdeki savaşlardan ve yaşanan acılardan söz edilmez; yalnızca Sırbistan’a uygulanan bazı “yaptırımlar” ve “ambargo”lardan bahsedilir ve bu yaptırımların neden uygulandığı açıklanmaz.

Dizinin ana karakterleri olan Golubović ailesi, “yaptırımların” yol açtığı ağır yoksunluk ve yoksulluk içinde yaşamaktadır, ancak karakterler giderek daha “dürüst olmayan” hâle gelen bir toplumda “dürüstlüklerini korumayı” başarırlar. Senaristlerin ve yönetmenin dizinin ana karakterleri aracılığıyla izleyiciye verdiği mesaj, ahlaki ve onurlu yoksulluk stereotipine dayanmaktadır. Bu yoksulluk, bir tür uğursuz ambargo ve yaptırımların yanı sıra çevrelerindeki ahlaksız zenginlerle karşı karşıya konur.

Dizide, fiilen Sırp sinema tarihine geçmiş çok sayıda komik an bulunmasına rağmen, daha derin bir analiz Sırp toplumundaki çok sayıda paradoksal durumu ve hayal kırıklığını ortaya çıkarır. Toplum bu sorunları çözemediği için onları idealize etmeye ya da en azından kendi hâliyle alay etmeye çalışır.

Dizideki karakterlerin daha derin bir analizi, korelasyon ile nedenselliği birbirine bağlayan mantık hatasının özünü, yani yoksulluk ve mahrumiyetin otomatik olarak ahlaki davranışa yol açtığı, zenginliğin ise kendi başına özünde ahlaksız olduğu varsayımını ortaya koyar.

Ailenin reisi Aranđel Golubović, uzun bir çalışma hayatının ardından emekliliğinde, doğal olarak yoksulluğun da içinde bulunduğu büyük zorluklarla karşı karşıya kalır. Dizi, Aranđel’in toplumdaki ahlaki çöküşe rağmen onurun örneği olarak kalan onurlu ve ahlaklı bir adam olduğu mesajını verir. Ancak karakteri biraz daha derin incelendiğinde, Aranđel dizinin savunduğu “onur ve dürüstlükten” oldukça uzaktır. Sayısız kusuru olan ve Ostojić’in açtığı davalara göre oldukça kötü yapılmış bir ev inşa etmiştir. Eşi Ristana’ya karşı nispeten ilgisizdir; oğlu Vukašin ve gelini Lola’ya karşı ise ikircikli bir tutum sergiler. Kendi talihsizlikleri için neredeyse her zaman başkalarını suçlar: bazen yaptırımlar, bazen enflasyon, bazen polis, bazen de bütün toplum suçludur. Ancak Aranđel kendi davranışlarının sorumluluğunu neredeyse hiçbir zaman üstlenmez.

Dizideki başlıca rakibi Ostojić de kendisi yoksulluk içinde yaşamasına rağmen “iyi karakter” olmaktan oldukça uzaktır. Aranđel’e karşı sürekli dava açması, Golubović ailesini gözetlemesi ve davaları için sürekli tanık araması, içinde yaşadığı yoksulluğa rağmen Ostojić’in savunduğunu söylediği ahlaki ve onurlu davranıştan uzak olduğunu gösterir. Manipülasyonları küçük çaplı olsa da Ostojić bunları kendi gözünde ahlaki olarak meşrulaştırır ve böylece mantık hatasını daha da açık biçimde gösterir: yoksulluğun ahlaki ve onurlu davranışın nedeni olarak sunulması girişimini.

Yoksulluk ve mahrumiyet, Ostojić’in manipülasyon yapmasını ya da kışkırtıcı davranmasını engellemez ve böylece dizinin temel tezine doğrudan karşı çıkar. Aranđel de aynı şeyi yapar; bu da yoksulluğun onu, Ostojić’le sürekli tartışmasına neden olan sayısız kusura sahip bir ev inşa etmekten alıkoymadığını gösterir.

Yoksulluk Vukašin’in eşi Lola’yı aldatmasını engellemez. Lola’nın maaşının gecikmesi ve düşük maaşı da Riska’yla yaptığı sonsuz tartışmalar sırasında onun “son yumurtalarını” yüz maskesi için kullanmasını engellemez. Lola Golubović, yoksulluğun yanı sıra belirgin bir bencillik ve benmerkezcilik göstererek kendisini ailesinin refahının önüne koyar. Ristana Golubović’in ev işlerine mahkûm oluşu ve gündelik yoksunluğu da oğlunu gelinine karşı kışkırtmasını ya da dizi boyunca gelinini şeytanlaştırmasını engellemez.

Vukašin ve Lola’nın kızı Đurđina Golubović de gençliğini maddi açıdan elverişsiz koşullarda geçirmesine rağmen evli bir erkekle ilişkiye girer. Bu erkek, evlilik dışı ilişkileri boyunca boşanmaz; Đurđina ise Dr. Popac’ın bir kızı olduğunu ve Marina ile evli kalmaya devam ettiğini sürekli olarak “tolere eder”. Dizideki diğer karakterlerin çoğu da yoksulluk ile ahlaki davranış arasında neden-sonuç ilişkisi bulunduğu yönündeki mantıksal varsayımı çürütür.

Başhemşire Antonija, kendisinin “sefalet ücretiyle çalıştığını” söylemesine rağmen, çok sık biçimde hem bakımından sorumlu olduğu hastaların haklarını hem de amiri olduğu çalışanların haklarını ihlal eder. Karakteri oldukça komik biçimde sunulmasına rağmen, Başhemşire Antonija hastalara karşı neredeyse her zaman profesyonellik dışı davranır; hatta onlara sık sık tokat atarak sağlık protokollerini ve kurallarını ihlal eder. Amiri olduğu diğer hemşirelere karşı davranışları bugün rahatlıkla mobbing ve çalışan haklarının ihlali olarak nitelendirilebilir. Davranışlarının komik yönünü bir kenara bıraktığımızda, aldığı “sefalet ücreti” hastaların ve emri altındaki hemşirelerin haklarını ihlal etmesini hiçbir şekilde engellemez.

Paradoksal biçimde, dizide “bir gecede zenginleşen” “yeni elitin” bir parçası olarak gösterilmek istenen ve senaristler ile yönetmenler tarafından aslında olumsuz bir karakter olarak sunulan Malina Vojvodić, daha derin bir analiz sonucunda yazarların ona yüklemek istediği olumsuz özelliklerin bulunamadığı az sayıdaki karakterden biridir. Malina Vojvodić yoksulluk içinde yaşamaz, ancak ne bir kötü karakterdir ne de ahlaksız bir insandır. O yalnızca, kadının Riska gibi tamamen ya da Lola Golubović gibi kısmen erkeğe tabi olması gerektiğini varsayan Balkan ve Sırp stereotipinden köklü biçimde ayrılır. Malina Vojvodić, dizinin diğer unsurlarının yanı sıra dayandığı mantık hatasını ve stereotipi de çürütür. Malina yalnızca, zenginliğinin aynı zamanda karakterine yönelik bir hüküm hâline geldiği bir toplumda kendisini korumak ister.

Sonuç olarak, dizi kısmen dayandığı stereotipi bizzat kendisi çürütür ve tamamen istemeden, Sırp geleneği ve kültüründe kökleşmiş olan yoksulluğun onur ve dürüstlük, zenginliğin ise ahlaksızlık ve suç ürettiği yönündeki normu sorgular. Bu olgular arasında belirli bir korelasyon, yani bir bağlantı bulunabilse de, bunlar zorunlu olarak açık bir neden-sonuç ilişkisi içinde değildir. Bu mantık hatası ikinci tipe, yani cum hoc ergo propter hoc (“bununla birlikte, öyleyse bundan dolayı”) biçimine karşılık gelir. Bu, yoksullukla birlikte otomatik olarak tamamen ahlaki ve onurlu davranışın da geldiğinin varsayıldığı akıl yürütme biçimidir.

MANTIK HATALARI, SAVAŞ SUÇLULARI VE SUÇLULAR

Çağdaş Sırp toplumunun, Republika Srpska Ordusu generali ve Bosna-Hersek’te savaş suçlarından kesinleşmiş hükümle mahkûm edilmiş Ratko Mladić’e yönelik tutumu da aynı mantık hatasına dayanır. Ratko Mladić yoksulluk içinde doğup büyüdüğü için ahlaksız davranışlarda bulunamaz; dolayısıyla o onurlu ve ahlaklı bir askerdir, hiçbir suç işlememiş, Bosna-Hersek savaşı sırasında yalnızca Sırpları “savunmuştur”. Burada ise aynı mantık hatasının ilk tipi, yani post hoc ergo propter hoc (“bundan sonra, öyleyse bundan dolayı”) söz konusudur. Bu mantık hatasında A olayının B olayına, yalnızca A, B’den önce gerçekleştiği için neden olduğu varsayılır.

Ratko Mladić, Hersek’teki Kalinovik belediyesi yakınlarında bulunan Božinovići köyünde doğmuştur. Babasız büyümüş, çocukluğunu ve ilk gençlik yıllarını yoksunluk ve yoksulluk içinde geçirmiştir. İlkokuldan sonra Sarajevo’ya gitmiş, burada bir süre metal işçisi olarak çalıştıktan sonra Yugoslav Halk Ordusu’nda askerî eğitimine ve kariyerine başlamıştır. JNA içinde nispeten hızlı yükselmiş ve Yugoslavya’nın dağılmasını tümgeneral rütbesiyle karşılamıştır. Onun disiplinli ve sadık bir subay olduğuna dair çok sayıda belge bulunduğu gibi, üstleri ve astlarının onu onurlu, ahlaklı ve dürüst bir asker olarak tanımladığı çok sayıda ifade de vardır. İşte çocukluğunu ve gençliğini yoksulluk içinde geçirmiş olması ile “onurlu ve ahlaklı asker” imgesi arasında varsayılan bu korelasyon, mantık hatasının temelini oluşturur; çünkü kanıtlanmamış bir yerde bu bağlantıdan nedensellik, yani neden-sonuç ilişkisi çıkarılmaktadır.

Bir kişinin yoksul ve disiplinli bir asker olması, onun soykırım ve diğer savaş suçlarından sorumlu olamayacağı anlamına gelmez. Yüzlerce farklı araştırma yapılmış olmasına rağmen, insanı en ağır suçları işlemeye neyin muktedir kıldığını kesin biçimde gösterecek tek bir “nedenlerin nedeni” henüz bulunamamıştır. Empati eksikliği, psikopati ve sosyopatiyle ilgilenen çok sayıda teori olduğu gibi, çeşitli biyolojik ve toplumsal etkenlere odaklanan teoriler de vardır; ancak bunların hiçbiri insanların neden en ağır suçları işlediğine dair tek başına eksiksiz ve bütünlüklü bir açıklama sunmamaktadır.

Ne kadar basit görünürse görünsün, kesin olarak söylenebilecek tek şey, soykırım işleyen insanların soykırım işlemeye muktedir insanlar olduğudur. Böylece yoksulluk, disiplin ya da herhangi başka bir bireysel özellik ile insanın ahlaki karakteri arasında varsayılan neden-sonuç ilişkisi ortadan kalkar. Dolayısıyla A, yalnızca B’den önce geldiği ya da onunla belirli bir bağlantı içinde olduğu için otomatik olarak B’yi üretmez. Bir özelliğin varlığı, belirli bir davranışın zorunlu olarak ondan doğacağının kanıtı değildir.

Ünlü yazar Hannah Arendt, savaş suçlarının incelenmesi alanına “kötülüğün sıradanlığı” kavramını kazandırmış ve bu kavramla, en korkunç suçların, davranışlarının sonuçlarını düşünmeyen, yalnızca “emirleri uygulayan” tamamen sıradan insanlar tarafından işlenebileceği olgusunu açıklamıştır. Ancak Arendt bu insanların kim olduğunu açıklar, neden böyle davranmaya karar verdiklerini açıklamaz. Dolayısıyla onun “ortalama Eichmann” ve “kötülüğün sıradanlığı” teorisi de felaket sonuçlara yol açan nedenleri bütünüyle açıklamaz.

Günümüz Sırp toplumu ile Sırp halkı arasında sıkça görülen stereotipler ve normlar, diğer etkenlerin yanı sıra, korelasyon ile nedensellik kavramlarının birbirine karıştırılmasına dayanan sıradan bir mantık hatası üzerine kuruludur. Gündelik yaşamdan televizyon dizilerine, oradan en ciddi siyasi kararlara kadar Sırbistan’daki çok sayıda insan korelasyon ile nedensellik arasındaki en temel farkı anlamamakta ve yalnızca belirli bir korelasyonun bulunduğu yerde neden-sonuç ilişkisi kurmaktadır.

Benzer bir mantık hatası, yani korelasyon ile nedensellik arasındaki ilişkinin yeniden yanlış anlaşılması, Bosna-Hersek Cumhuriyeti Ordusu’nun Srebrenica’daki eski komutanı Naser Orić’e yönelik tutumda da görülebilir. Orić, Srebrenica çevresindeki köylerde Sırp sivillere karşı işlendiği iddia edilen savaş suçlarına ilişkin suçlamalardan kesin olarak beraat etmiş olmasına rağmen, Sırbistan ve Republika Srpska’daki kamuoyunun büyük bir bölümü onu savaş suçlusu olarak görmektedir. Bunun nedenlerinden biri de daha sonraki yaşamıdır.

Naser Orić, yasa dışı silah bulundurma ile gasp ve şantaj suçlarından birkaç kez kovuşturulmuş, yasa dışı silah bulundurmaktan da kesinleşmiş hükümle mahkûm edilmiştir. Sosyal medyada, Sarajevo’daki vatandaşların ve işletme sahiplerinin Naser Orić’in restoran sahiplerine “haraç kestiğinden”, yani tehdit ve gasp yoluyla Sarajevo’daki lokanta sahipleri ve iş insanlarından yasa dışı biçimde para aldığından şikâyet ettiği çok sayıda yorum da bulunmaktadır. Ancak bu tür iddialar, bunları destekleyen kesinleşmiş mahkeme kararları ya da başka güvenilir kanıtlar bulunmadığı sürece, Orić’in gerçekten bu tür yasa dışı faaliyetlerde bulunduğunu ortaya koymak için tek başına yeterli değildir.

Bu iddiayı doğru kabul edersek ve onun bazı suçlarına ilişkin iddiaların bir bölümünü doğrulayan mahkeme kararlarının da bulunduğunu göz önünde bulundurursak, Naser Orić’in bugün suç faaliyetleriyle ilişkilendiriliyor olması nedeniyle muhtemelen savaş suçlusu da olduğu yönünde yanlış bir sonuca varabiliriz. Böylece yeniden Ratko Mladić örneğindeki aynı mantık hatasına, post hoc ergo propter hoc (“bundan sonra, öyleyse bundan dolayı”) hatasına ulaşırız. Orić’in bugün bazı suçlardan mahkûm edilmiş ya da suç faaliyetleriyle ilişkilendirilmiş olması, onun bu nedenle Bosna-Hersek savaşı sırasında savaş suçlusu olduğu sonucunu doğurmaz. Yine yalnızca olası bir korelasyonun bulunduğu yerde nedensellik kurulmaktadır.

Farklı suç türleri arasında belirli düzeylerde korelasyon bulunabileceği doğrudur; aynı şekilde yoksulluk ile belirli davranış örüntüleri arasında belirli bir bağlantıdan söz etmek de mümkündür. Ancak korelasyonun kendisi nedenselliğin, yani neden-sonuç ilişkisinin kanıtı değildir.

Yoksulluk ve yoksunluk, bir insanın iyi ve ahlaklı bir karaktere sahip olacağını garanti etmez; aynı şekilde zenginlik de kişinin kötü ya da ahlaksız olduğu anlamına otomatik olarak gelmez. Aynı biçimde, birinin yasayı ihlal etmesi, haraç kesmesi ya da gasp yapması, onun savaş suçları da işlediği ya da komuta sorumluluğu temelinde bu suçlardan sorumlu olduğu anlamına gelmez.

Ratko Mladić bir savaş suçlusudur, çünkü kesinleşmiş bir yargı süreci onun zulüm, sınır dışı etme, Sarajevo’daki sivil nüfusa terör uygulama, imha ve Srebrenica’daki soykırım da dâhil olmak üzere bir dizi savaş suçu ve diğer cezaî fiilden sorumluluğunu ortaya koymuştur. Mladić’in hayatının bir bölümünü yoksulluk içinde geçirmiş olması, JNA’daki hizmeti sırasında disiplinli bir asker olması ya da bazı astları ve üstlerinin onu onurlu ve ahlaklı bir insan olarak tanımlaması, onun kesinleşmiş hükümle mahkûm edildiği suçlardan sorumlu olmadığının kanıtı değildir.

Aynı şekilde, Naser Orić’in gasp, şantaj ya da yasa dışı silah bulundurmaktan sorumlu olması, Srebrenica çevresindeki köylerde işlenen savaş suçlarından da sorumlu olduğu anlamına gelmez. Savaş suçlarına ilişkin sorumluluk, daha sonraki suç davranışlarından çıkarılamaz; aynı şekilde bir insanın karakteri de yalnızca maddi statüsünden hareketle belirlenemez. Bütün bu durumlarda korelasyon ile nedenselliği, kanıtlanmış olgular ile sonradan kurulmuş paralellikleri ve spekülatif anlatıları birbirinden ayırmak gerekir.

YOKSULLUĞUN AHLAKİLEŞTİRİLMESİ VE TOPLUMSAL YANILGILARIN ÜRETİMİ

Daha geniş bir bağlamda, yoksulluk insanların başkalarına kötü şeyler yapmasını, en korkunç eylemler de dâhil olmak üzere, engellemez. Yoksunluk içinde yaşayan bir kişi yine de dolandırıcı, spekülatör, hırsız ya da katil olabilir; zenginlik içinde doğup yaşayan bir kişi ise kötü karakterli olmak zorunda değildir, tam tersine son derece insancıl ve empatik olabilir. Suç ya da gasp faaliyetlerinde bulunan bir kişi yalnızca bu nedenle savaş suçlusu olmak zorunda değildir; fakat aynı şekilde onun suç davranışı da onurlu ve ahlaklı bir karakterin kanıtı olamaz. Bununla birlikte, onursuz ve ahlaksız davranış da tek başına bir kişiyi savaş suçlusu yapmaz. Savaş suçlarına ilişkin sorumluluk, suçların işlenmesine, suçların örgütlenmesine katılıma, komuta sorumluluğuna ve mahkemenin yargılama sürecinde tespit ettiği diğer somut koşullara ilişkin kanıtlar temelinde belirlenir.

Mantık hataları ve yoksul yaşamın ahlakileştirilmesi, Sırp toplumunun bir bölümünü neredeyse kolektif bir yanılgı durumuna getirmiştir. Bu durumda, savaş suçlarından kesinleşmiş hükümle mahkûm edilmiş bir kişi, yalnızca savaş öncesi yaşamını yoksulluk içinde geçirdiği ya da disiplinli bir asker olduğu için kahraman ve Sırp halkının savunucusu ilan edilebilmektedir. Böyle bir düşünme biçimi tehlikeli bir safsata yaratır: kişinin eylemlerini olgular ve kanıtlar temelinde değerlendirmek yerine, ahlaki karakteri kökeninden, toplumsal statüsünden ya da mesleki biyografisinden çıkarılmaya çalışılır. Böyle bir durum uzun vadede Sırp toplumu için ciddi sorunlara yol açabilir, çünkü cehaleti manipüle etmeye hazır biri ve o cehaletten para kazanmaya hazır biri her zaman ortaya çıkacaktır; vatandaşların “sisteme karşı” ne kadar çok protesto yaptığı bundan bağımsızdır.

Sırbistan’daki bilinç değişmezse sistemin değişmesini beklemek de zordur. Sistem sonunda yeni bir Ratko Mladić üretebilir; aynı zamanda, böyle bir kişiye en ağır savaş suçlarından kesinleşmiş hükümle mahkûm edilmesinden sonra bile en yüksek devlet ve askerî törenlerle devlet cenazesi düzenlenecek bir siyasi ortam da üretebilir. Ratko Mladić yalnızca tarihte değil, Sırp toplumunun kolektif bilincinin bir bölümünde de bulunmaktadır. İşte bu nedenle sorun yalnızca bireyde değil, bir suçlunun yoksulluk, askerî disiplin, ulusal aidiyet ya da sözde onur prizmasından görülmesine imkân tanıyan toplumsal örüntülerdedir. Böyle bir bilinç değişmeden, ondan doğan sistemi değiştirmek de zordur.